Kendi beyninin labirentlerinde kaybolmuş biri…

Su kaplumbağaları var, hergün başımı dayayıp derinlerine çomak soktuğum yastığımda.Kabuklarından karşılık bekleyen su kaplumbağaları… Ben seni taşıyorum ey kabuk  ve birgün sen de beni taşıyacaksın diyorlar birbirlerine, kabuklarına, içlerine, öteki benlerine…”Ben seni taşıyorum ve bir gün sen de beni taşıyacaksın; taşıyacaksın ve böyle yapmak zorundasın.Öleceğim bir gün… Beni taşıyacaksın çünkü karanlığa karışmak istemiyorum, taşıyacaksın çünkü toprağa batmak istemiyorum, taşıyacaksın çünkü belki de sana aşığım.”

Zavallı kabuk… Nerede kalmıştı özgürlüğü, nerede kalmıştı öteki aşkları nerede kalmıştı geleceği, geçmişi; şuanı bile yoktu ki zavallının.

İnsanoğlunun karanlık dehlizlerine kürek sallamanın vakti geldi.Aşklarına, duygularına, kibrine, beynine, ruhuna…Kaplumbağa olmayı kimse istemez, hele hele o kaplumbağanın kabuğunun yerinde olmayı hiç kimse istemez.

Karşılıklar, beklentiler, duygular…

Kabuk da biziz kaplumbağa da. Bizi bizi taşıdık; biz bizleri taşıyoruz.Biz bizi koruyoruz, biz bize iyilikler yapıyoruz.Biz bizi görüyoruz sırtımızda.Ama ne yazık ki ne sen benim sırtımdasın ne de ben senin sırtında.Şuan için; ne gelecek için ne de geçmiş için, mantığını sokağa fırlat, bırak gezinsin kaldırım kenarlarında müzik yapanlarla.Zaten gerekli olduğu zaman, uykun gibi geri dönecek sana…Tam zamanında; fakat gerekli olduğunda.

Mantığın seni terk etsin; terketsin ki, altıncı, yedinci ve hatta sekizinci hissin; yeryüzüne serptiğin ilk gülücükler gibi temiz kalsın.Geleceği, geçmişin gölgesinde bırakmak hangi hissin haddine?

 

Yorumun ne olacak?